Bugün Ne İzledim

Bugün Ne İzledim

Senaryosunu Selim İleri’nin yazdığı, Cahit Berkay’ın müzikleri ve Ömer Kavur’un yönetmenlik başarısıyla etkisi birkaç kat artan dokunaklı bir aşk filmi Kırık Bir Aşk Hikâyesi. 80’li yılların Ayvalık’ında geçen film, kalabalıklardan uzaklaşıp sakin bir hayat sürmek için buraya gelen bir Edebiyat öğretmeni ile kendisini hiçbir yere ve hiçbir şeye ait hissedemeyen “kaybolmuş” kişilikte bir kasabalı arasında filizlenen imkânsız aşkı anlatıyor. Ancak akıldan silinmeyecek sahneler ve son derece dokunaklı diyaloglarıyla film, ismiyle müsemma kırık bir aşk hikâyesi anlatmakla yetinmiyor; bunun çok ötesinde sosyal ve psikolojik meselelere dokunuyor aynı zamanda. Kasaba burjuvazisine dair tespitleri, kısılıp kalmışlığa, tükenmişliğe dair vurguları ve tüm bunlara aşk ile başkaldıran iki insanın umutsuz mücadelesine dair kurgusuyla Kırık Bir Aşk Hikâyesi; sıradan bir aşk filmi olmanın çok ötesinde. Film derinliğini, iki ana karakterle sınırlandırılmayan; her biri ayrı bir filme konu olabilecek yan karakterle zenginleştirilmiş kurgusuna borçlu her şeyden önce. Birkaç dakikalık bir sahnesi olsa da emekli olup kasabadan ayrılan eski edebiyat öğretmeni mesela… Ya da başlı başına bir film konusu olacak asıl “kırık hikâyeye” sahip olan resim öğretmeninin kısa macerası… Alkolik kayınbirader veya… Film yarattığı yardımcı karakterler ve bu karakterlerin ana hikâyeye yaptığı katkıyı kurgulama konusunda o kadar başarılı ki… Ve elbette 80’li yılların henüz ranta kurban gitmemiş, talan edilmemiş Ayvalık sokakları… Taş döşeli dar sokaklar, bazen dalgalı bazen durgun Ege, metruk binalar, bağ evleri… Mekân seçimlerinde ve kadraja giren her ayrıntıda çok özenli davranılmış filmde. Kadir İnanır’dan pek hoşlanmam romantik kılıklı maço Türk erkeği modelinin en gözde temsilcisi olduğu için. Bu filmde de gözüme batan tek çirkin ayrıntı yine onun o kasabalı maço Türk erkeği tavrını sergilediği sahne oldu. O ayrıntıyı bir kenara koyarsak sosyal ve psikolojik derinliği son derece yüksek, çok etkileyici sahneler ve çok dokunaklı diyaloglarla seyirciyi etkilemeyi başaran, yarım bırakılmış ilk sahnenin tamama erdiği finaliyle de yürek burkan mutlaka izlenmesi gereken bir yerli film Kırık Bir Aşk Hikâyesi.

Farklı ve özgün bir anlatıya ve aynı zamanda da Emily Blunt'ın başarılı oyunculuğuna sahip, Tate Taylor imzalı bir gerilim drama The Girl on the Train. İlgi çekerek ve farklı olduğunu hissettirerek başlayan film, sonrasında hem klişelere başvurması hem de kendi içerisindeki mantık hatalarıyla, filmin ilk yarısında yakaladığı havayı ve kaliteyi yok ediyor.

Hafıza kaybı ve bayılmalar yüzünden parçaların yerine oturmaması çok normal. Ancak, bir başkasının yaptığı şiddet eylemlerini, nasıl kendin yaptın hatırlayabilirsin ki? Burası bana çok zorlama ve mantıksız geldi. Hele finalde kötü adamın karısı ve çocuğunun yanında şiddete başvurması, kadını öldürmeye çalışması iyice kopardı beni. Ayrıca, kendi karısının cinayete dahil olup, kocasının boğazını kesmesi iyice çileden çıkardı. Sen de önceki karısını aldattığı kadınsın sonuçta, bu yüzden kocanı öldürmek isteyemezsin. İlk kez kocanın şiddet gösterdiğine tanık olduğunda da bunun şokunu yaşamadan ve muhakeme yapmadan bebeğinin babasını öldürmeye çalışmazsın. Kurgusal olarak çok hasarlı bir film. Kurgu katiyen vasatı aşamamış.

Anlatım dilini özgün ve başarılı bulsam da, kurgusal olarak vasatın üstüne çıkmamış ve mantık hatalarıyla filmden alınacak keyfi kaçırmış bir film The Girl on the Train. Emily Blunt'ın başarılı oyunculuğunu ve anlatısı hatrına 6.

Son yıllarda Avrupa’da yükselişe geçen köktendinci İslami akıma ve onun sonuçlarına dair etkileyici bir film Le Jeune Ahmed. Üstelik film, Ken Loach ile birlikte toplumsal gerçekçi Avrupa sinemasının en etkili yönetmenleri Dardenne Kardeşler’den gelince daha dikkate değer bir yere oturuyor. Sosyal meselelere dair hassasiyetleri ile tanınan Dardenne Kardeşler’den teması din olan bir film izlemek çok şaşırtıcı aslında. Zira filmografisinde din temasını görmek Dardenne Kardeşler için çok da alışıldık bir durum değil. Ancak son yıllarda İslamofobi ve köktendincilik Avrupa gündeminde o kadar yer almaya başladı ki Dardenne Kardeşler’in kayıtsız kalması beklenemezdi bu konuya. Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü alan Le Jeune Ahmed’in ele aldığı bıçak sırtı konusu nedeniyle popüler sinema sitelerinde görece düşük puanlar alması gayet anlaşılır bir durum aslında. Oysaki film; gerek sömürgeci Fransa bağlamından Avrupa’daki Müslüman topluluklara dair çizdiği gerçekçi tabloyla, gerekse bu topluluklar içinde laiklik ilkesine bağlı devletlerin hoşgörüsü sayesinde hayatını sürdüren camiler ve o camilerin imamları aracılığı ile gelişen militarist İslamcı anlayışa dair eleştirisiyle çok ciddi bir konuda son derece tarafsız bir hikâye anlatıyor. Ailesine, çocukluktan beri kendisiyle yakından ilgilenen öğretmenine rağmen ve onları karşısına almak pahasına çok radikal kararlar alan Ahmet’in geldiği noktaya nasıl geldiğinin altı yeterince doldurulamamış olsa da Le Jeune Ahmed; din mefhumunun izin verildiğinde ve yanlış ellere bırakıldığında daha çocuk yaştaki bireylerden nasıl tehlikeli militanlar yaratabileceğine dair Dardenne Kardeşler farkıyla çok gerçekçi ve çok çarpıcı bir anlatı.

Yönetmenin tüm filmlerini izlemiş bir olarak sıkıldığımı söyleyebilirim.Sonu başından belli aşırı konuşma üzerine kurulu yoran bir yapım olmuş.Aksiyon çok az.

2 saatlik bir yapım ama bence süresi biraz daha kısa olmalıydı. Senaryo dolduramamış. Başroldeki arkadaş tarımla uğraşmaya karar verir. Binbir zahmetle kendine ortak bulur, parayı biriktirirler. Her şeyleri güzel gitmektedir, parayı bankaya yatırırlar... diye başlar filmimiz. gerçi bu 2 satır olay 1 saatte anlatılıyor. 1.5 saat olsaydı çok daha iyi olurdu bence. Sürenin senaryoya uymaması haricinde bence çok güzel yapılmış genel bir film. Tam ailecek seyredilecek bir yapım.

Dünya üzerinde AK-47 veya Kalashnikov ismini duymayan yoktur. Silahın mucidi Mikhail Kalashnikov'un hayatını anlatan çok güzel bir yapım. Gerçekten silahın yapımı böylemi olmuştur bilmiyorum ama gayet güzel bir konuya sahipti. Holivud filmlerinden kustuğum bir sırada ilaç gibi geldi. Holivud filmlerinde ruslar aptaldır, silahları çalışmaz, en kaslı adamı amerikalı kovboylar 2 yumrukta yere serer, en ufak insani değere önem vermez... gibi propagandalardan uzak rusların nasıl çalıştıklarını, özendiklerini anlatmış.

İngiliz yönetmen Ken Loach'a 2. kez altın palmiye kazandırmış I, Daniel Blake, yozlaşmış sistem, bürokrasi eleştirileri ve sıradan vatandaşların basit gibi görünen zorlu hayatlarını anlatmış dramatik bir film. Film; her şeyden önce, teknolojiden uzak ihtiyar bir adamın, bürokraside teknoloji ile yaşadığı sıkıntıları ve kolay gibi görünen bu sistemin, bazı insanların işlerini daha da zor hale getirdiğini dile getirmede oldukça başarılı. Bununla birlikte, aile sadece kan bağın oldukların değildiri anlatmış ve toplumun alt kesiminin sorunlarını dile getirmiş/getirmeye çalışmış bir film. Dramatik yönüne gelirsek, filmden çok etkilendiğimi veya filmin üzerimde büyük etkiler bıraktığını söyleyemem. Toparlamak gerekirse, bürokrasi eleştirileri ve sistemin bozukluğunu anlatmış, kadrajın toplumun alt tabakasına çevrildiği, amacına hizmet eden başarılı bir film I,Daiel Blake.

Trt2 Western kuşağı sağolsun izledik.

4 profesyonel, Teksaslı bir zenginin karısını, Meksika devriminde birlikte savaştıkları arkadaşlarının elinden, kurtarma işini alırlar.

Çok iyi bir kadro, güzel bir macera.

Not 1 : Woody Strode and Lance Reddick benzerliği inanılmaz.

Not 2 : Oyuncak hikayesindeki Woody ismini işte bu oyuncudan almış...

Filmin süresinden dolayı izlemek için çok bekledim. bir kere filmi anlamlandırmak için o zamanki dönemi ( 68ler ) biraz araştırmak işlenen cinayetler hakkında bilgi sahibi olmak gerekli. son yarım saatine kadar yer yer şimdi ne olacak film daha bitmiyormu diye durdurdum filmi dinlendim tekrar başladım izlemeye. tarantino finali itibariyle alternatif bir bakış açısıyla işlemiş filmi. ama eğlenceli bir filmdi. şans vermek lazım konu olarak bakıldığında tam bir bütünlük yok dediğim gibi son yarım saate bağlanıyor film.

Uzun süresinden dolayı geniş bir zamanda izlemek üzere sürekli ertelediğim bir filmdi Once Upon a Time in America. İzleyenleri ikiye bölen, kimisinin başyapıt ilan ettiği kimisinin yerden yere vurduğu Sergio Leone’nin son eseri film, aslında böyle bir tartışmaya yer vermeyecek derecede özel bir yapım. Her şeyden önce hikayesini kusursuz geçişlerle üç farklı zamanda işleyen ilmek ilmek işlenmiş kurgusu, ihanet temalı ana hikayesine eşlik eden yan hikayelerdeki derinlik, yarattığı karakterler, dönem atmosferini yansıtmadaki başarısı, diyalogları, kulaktan silinmeyecek muhteşem müzikleri ve oyuncu performansları ile kalbur üstü bir yapım. Dört saate yakın süresine ve zaman zaman durağanlaşan anlatısına rağmen hikayesini üç farklı zamanda anlatan kurgusu sayesinde hareket kazanan, ilgiyi sürekli diri tutan filmde; 20’li yıllarda Brooklyn köprüsünün arka plan manzarasını oluşturduğu bir Yahudi mahallesinde bir araya gelen çocuk yaştaki dört arkadaşın güçlü bir mafya çetesine dönüşme hikayesi anlatılıyor. 70’li yıllara kadar uzanan bir dostluk ve ihanet hikayesinin seyircinin farklı duygularını harekete geçiren yan hikayeciklerle süslendiği film; akıldan silinmeyecek birçok sahnesiyle, özellikle dokunaklı finaliyle dünya sinema tarihinin önemli yapıtlarından biri olmayı hak ediyor.

Recommended articles