Hayatlarındaki erkeklerden 2 günlüÄüne kaçıp, özgürce ve kadın kadına hafta sonu tatilini yollarda geçirmek isteyen 2 kafadarın baÅına gelen talihsiz olayları anlatan, cinsiyetçiliÄi bir hayli sert dille eleÅtirmiÅ ve kadın dayanıÅmasını anlatmıÅ, usta yönetmen Ridley Scott imzalı, hem eÄlenceli hem de düÅündürücü bir film Thelma and Louise. Ãncelikle, Susan Sarandon'a bu dominant roller çok yakıÅıyor. Kendisi çok beÄendiÄim bir oyuncu ve bu tarz rollere en uygun isimlerden birisi gerçekten. Geena Davis'in soygun yaptıÄı sahnede, kendisini soyan adamın (Brad Pitt) sözlerini kullandıÄı sahne efsane. Amerika'nın ıssız bucaksız kasabalarında gerçek kimliklerini bulma çabasında olan 2 kadının anlatıldıÄı, cinsiyetçiliÄi bir hayli sert dille eleÅtiren ve biraz da feminizm kokan ve güçlü oyuncu kadrosuna sahip, farklı bir yol filmi Thelma and Louise.
İran sinemasının doÄallıÄını eksiksiz bünyesinde barındıran, birden fazla derde ve acıya ortak eden, çözümsüz olayların birbirini izlediÄi ve merak güdüsünün film bitene kadar taze kaldıÄı, oldukça dramatik bir film No Date, No Signature. Film; kendisini sıkıÅtıran bir araç yüzünden, arabasıyla motor üzerinde giden 4 kiÅilik bir aileye çarpan, düzgün ahlaklı Kave adında bir doktorun, kazadan sonra bir Åeyi yokmuÅ gibi görünen 8 yaÅındaki çocuÄun o gece öldüÄünü öÄrenmesiyle baÅlayan vicdan mahkemesini anlatıyor. Her karakter ve her olay ayrı ayrı deÄerlendirildiÄinde, herkesin kendi penceresinden suçlu deÄil hatalı olduÄu görülürken, hangi karakterle empati yaparsanız yapın o karakter adına üzülüyor ve asla tam anlamıyla kızamıyorsunuz. Acılarla yoÄrulmuÅ bir coÄrafya ve insan ruhunu sarmaÅık gibi saran üzüntüler. İran sinemasının deÄerli örneklerinden olmuÅ, baÅarılı oyunculuklara sahip, güçlü bir film No Date, No Signature.
Hem eÅcinsellerin sorunlarını dile getirmesi, hem de aids hastalıÄını taÅıyanların toplumdaki yerini ve sorunlarını anlatmıÅ, mahkeme sahnelerindeki kalitesi ve Tom Hanks'in baÅarılı oyuncuÄulu ile ön plana çıkmıÅ, Kuzuların SessizliÄi gibi bir baÅyapıta imza atmıŠJonathan Demme imzalı dramatik bir film Philadelphia. Film; iÅinde oldukça baÅarılı olan ve daha yeni terfi ettirilmiÅ avukat Andrew'un, görünürde verimsizlik yüzünden, gerçekte ise hem eÅcinsel hem de aids olmasından dolayı iÅten çıkarılmasını anlatıyor. Andrew'un avukatlıÄını ise Joe Miller (Denzel Washington) yapıyor. Oldukça büyük bir Åirkete karÅı, çok zor ve uzun bir davanın ilk adamı da böylece atılıyor. Genel anlamda, filmin baÅarılı mahkeme filmlerinden biri olduÄu tartıÅmasız. EÅcinsellerin sorunlarını anlatan ilk film olmamasına raÄmen, aids hastalıÄına sahip insanların toplumda yerinin olmamasını ve insanların gözünden aids hastalıÄına bakıÅını anlatması ve eleÅtirmesiyle, bu konudaki filmler arasında öncü olmuÅ ve amacına hizmet etmiÅ filmlerden biri diyebiliriz Philadelphia için.
Farklı ve özgün bir anlatıya ve aynı zamanda da Emily Blunt'ın baÅarılı oyunculuÄuna sahip, Tate Taylor imzalı bir gerilim drama The Girl on the Train. İlgi çekerek ve farklı olduÄunu hissettirerek baÅlayan film, sonrasında hem kliÅelere baÅvurması hem de kendi içerisindeki mantık hatalarıyla, filmin ilk yarısında yakaladıÄı havayı ve kaliteyi yok ediyor.
Hafıza kaybı ve bayılmalar yüzünden parçaların yerine oturmaması çok normal. Ancak, bir baÅkasının yaptıÄı Åiddet eylemlerini, nasıl kendin yaptın hatırlayabilirsin ki? Burası bana çok zorlama ve mantıksız geldi. Hele finalde kötü adamın karısı ve çocuÄunun yanında Åiddete baÅvurması, kadını öldürmeye çalıÅması iyice kopardı beni. Ayrıca, kendi karısının cinayete dahil olup, kocasının boÄazını kesmesi iyice çileden çıkardı. Sen de önceki karısını aldattıÄı kadınsın sonuçta, bu yüzden kocanı öldürmek isteyemezsin. İlk kez kocanın Åiddet gösterdiÄine tanık olduÄunda da bunun Åokunu yaÅamadan ve muhakeme yapmadan bebeÄinin babasını öldürmeye çalıÅmazsın. Kurgusal olarak çok hasarlı bir film. Kurgu katiyen vasatı aÅamamıÅ.
Anlatım dilini özgün ve baÅarılı bulsam da, kurgusal olarak vasatın üstüne çıkmamıŠve mantık hatalarıyla filmden alınacak keyfi kaçırmıŠbir film The Girl on the Train. Emily Blunt'ın baÅarılı oyunculuÄunu ve anlatısı hatrına 6.
İngiliz yönetmen Ken Loach'a 2. kez altın palmiye kazandırmıŠI, Daniel Blake, yozlaÅmıŠsistem, bürokrasi eleÅtirileri ve sıradan vatandaÅların basit gibi görünen zorlu hayatlarını anlatmıŠdramatik bir film. Film; her Åeyden önce, teknolojiden uzak ihtiyar bir adamın, bürokraside teknoloji ile yaÅadıÄı sıkıntıları ve kolay gibi görünen bu sistemin, bazı insanların iÅlerini daha da zor hale getirdiÄini dile getirmede oldukça baÅarılı. Bununla birlikte, aile sadece kan baÄın oldukların deÄildiri anlatmıŠve toplumun alt kesiminin sorunlarını dile getirmiÅ/getirmeye çalıÅmıŠbir film. Dramatik yönüne gelirsek, filmden çok etkilendiÄimi veya filmin üzerimde büyük etkiler bıraktıÄını söyleyemem. Toparlamak gerekirse, bürokrasi eleÅtirileri ve sistemin bozukluÄunu anlatmıÅ, kadrajın toplumun alt tabakasına çevrildiÄi, amacına hizmet eden baÅarılı bir film I,Daiel Blake.
3. Dünya SavaÅı sonrası, günümüz Londra'sına kurulmuÅ Okyanusya imparatorluÄunun faÅizan yönetimini anlatan, insanların yalan haberlerle uyutulduÄu, hayali düÅmanlara nefret aÅılandıÄı distopik bir evrende geçen, George Orwell romanından uyarlama dramatik bir bilim kurgu filmi Nineteen Eighty-Four. Film; izleyiciyi çok sert bir distopyaya götürüyor ve bu atmosfer insanı sarmaÅık gibi sarıyor. Okyanusya öyle bir yer ki, doÄrular bu coÄrafyada çarpıtılmıyor. Yalanlar direkt doÄru olarak insanlara dikte ediliyor. "Ãzgürlük köleliktir." veya "2x2:5'dir." ya da "SavaÅ barıÅtır." gibi. Kitap okumanın, hatta aÅık olmanın yasak olduÄu bir dünya. İnsanı ürküten bir distopyaya sahip, dramatik anlatısı ile baÅarılı bir film Nineteen Eighty-Four.
Bilinmeyenin yarattıÄı gizem, kaotik olay örgüsü, varoluÅsal boÅluk/hiçlik ve acımasız bürokrasiyi anlatan ve bunu muazzam sinematografi ve Albinoni Adagoie müziÄi ile harmanlayan, Franz Kafka'nın aynı isimdeki romanından uyarlanmıÅ, Orson Welles imzalı gerçek bir baÅyapıt Le proces. Film; bir sabah odasında uyandıÄında karÅısında polisleri bulan ve kendisine dava açıldıÄını, ama o davanın ne için açıldıÄını ve kimlerin açtıÄını bilmeyen Josef K. isimli bir banka çalıÅanının yaÅadıklarını anlatıyor.
Tahmin ediyorum ki, o büyük muhteÅem yapılar ve dev kolonlar insanın deÄersizliÄini, evrendeki küçüklüÄünü anlatmıŠçok ince ve zekice detaylar. Suçu olmadıÄında özür dileyen veya arkadaÅlarından biri bir Åey yaptıÄında bile suçluluk hisseden bir adamın, diÄer insanlar için ne kadar kolay lokma olarak görüldüÄünü anlatıyor bize. +Babam gözünü dikip bana bakardı, "Söyle bakalım gene ne yaptın?" derdi. Hiçbir Åey yapmadıÄım halde kendimi suçlu hissederdim. ÃÄretmen masasından bir Åey eksilse sorardı, "Kim aldı?". Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Halbuki, masasından bir Åey kaybolduÄundan haberim bile yoktu. Kanun kitabının kir içinde olması, gördüÄüm en zekice bürokrasi ve kanun eleÅtirilerinden biriydi. Sadece bu sahnede bile yozlaÅmıŠdüzeni ve sistemi çok güzel anlattı film bize. Ayrıca çöp daÄı gibi dosyalar, her yerde raf ve yıÄılmıŠdosyalar da çok beÄendiÄim ve dikkatimi çeken eleÅtirilerden biriydi. Filmin yarattıÄı atmosfer, karakterle empati kurmamızı çok kolaylaÅtırıyor. İzleyici de Josef gibi daralıyor, bunalıyor, herkesten ve her Åeyden kaçmak istiyor adeta.
Film; her Åeyden önce varoluÅsal sancıları, hiçliÄi, insanın deÄersizliÄini çok baÅarılı Åekilde anlatıyor. Milyarlarca yıllık bu koca evrende bir hiçiz. Dünyada da bürokrasinin ve sistemin çarklıları arasında sıkıÅmıŠhaldeyiz ve bize çizilmiÅ olanı yaÅıyoruz. Sesimiz boÅ duvarlarda yankılanmaktan öteye gitmiyor. Filmin çekim tekniÄi ve sinematografideki baÅarısına gelmeden önce, mekan kullanımındaki muhteÅem seçimleri de tebrik etmek istiyorum. BaÅarılı sinematografiyi de doÄa görsellemekten ibaret sanan yönetmenler Orson Welles'i örnek almalı. Görsellik konusunda beni bu kadar etkilemeyi baÅarmıÅ, bir elin parmaklarını geçmeyecek nadide kaliteli örneklerden biri film. İzleyicinin filme girmesini kolaylaÅtıran çekim tekniÄi, gölge oyunları ve muhteÅem ıÅık kullanımı ile gerçekten kusursuz bir sinematografi izletti Orson Welles bizlere. Klasik mahkeme filmlerinden çok farklı bir tarzı ve derdi olan, muhteÅem yönetmenlik baÅarısına ve çok kaliteli müziklere sahip, aynı zamanda da Anthony Perkins'in baÅarılı oyunculuÄuyla taçlanmıŠgerçek bir baÅyapıt.
Orjinal ve yaratıcı bir konuya sahip, izleyiciyi germe görevini eksiksiz yerine getirmiÅ, Fede Alverez imzalı baÅarılı bir korku gerilim filmi Don't Breathe. Film; soygunculuk yapan 3 arkadaÅın, trafik kazasında ölen kızı yüzünden 300 bin dolar tazminat almıÅ, Irak'ta gözlerini kaybetmiÅ eski asker emeklisi ve tek baÅına yaÅayan kör bir adamı soymaya çalıÅmalarını anlatıyor. Genç soyguncular içeri girdiÄi andan itibaren, ölümcül bir kovalamaca baÅlıyor. İçerisinde yer alan bazı kliÅeleri ve ufak tefek mantık hatalarını görmezsek, izleyiciyi germe görevini yerine getiriyor ve çok büyük mantık hataları yaratmamasıyla da filmden keyif almayı kolaylaÅtırıyor. Bu arada, köpeÄin arabaya saldırdıÄı sahneler Stephen King romanından uyarlama Cujo'yu anımsattı ve selam çaktı. Orjinal bir konuya sahip, izleyici germe amacını yerine getirmiÅ ve ortalamanın üstünde seyir zevki vermiÅ baÅarılı bir film Don't Breathe.
İspanyol gerilimlerinin önemli yönetmenlerinden Alex de la Iglesia imzalı, trajikomik olaylar silsilesinin birbirini izlediÄi, aç gözlülüÄü ve para hırsını sadece 1 apartman sakinleri üzerinden anlatmıÅ, absürd karakterlere sahip eÄlenceli bir kara mizah La comunidad. Emlakçılık yapan Julia'nın kiraya vermeye çalıÅtıÄı evi çok beÄenmesi ve orada 1 gece geçirmek istemesi ve sonrasında ölen üst komÅunun evinde 300 milyon peso bulmasıyla baÅlıyor film. Bazı mantık hataları ve gereksiz yere fazla zorlanmıŠsahneleri, filmin ivmesini düÅürüyor. Her Åeye raÄmen, baÅarılı atmosferi ve kara mizah unsurları, absürd karakterleri, aç gözlülüÄü ve para hırsını eleÅtiren, ortalamanın üstünde seyir zevki vermiÅ ve kara mizah ihtiyacını karÅılamıÅ, eÄlenceli bir film La comunidad.
Thomas Seyr, 28 yaÅında emlak mafyasının gelecek vadeden adamlarından biridir. İÅi, ev sahiplerine ve kiracılara zor kullanarak patronlarının istediÄini yaptırmak ve sonra da komisyon almaktır. Bu serseri yapısının ve mesleÄinin altında ise, annesinin ölümüyle birlikte bıraktıÄı piyano çalmaya tekrar baÅlamak ve bu alanda kariyer yapmak vardır. Thomas bir gün arabayla giderken, annesinin aynı zamanda arkadaÅı olan müzik hocasını görür. Ayak üstü konuÅmalarında hoca Thomas'ın demosunu yapabileceÄini söyler. Thomas ise uzun yıllardır piyanoya ara vermesi nedeniyle, Asyalı bir kızdan ders almaya baÅlar. Film; Thomas Seyr'in karakter evrilimini, aslında evrilimden ziyade gerçek kimliÄinin ortaya çıkmasını anlatıyor. Zorlu iÅi, karıÅık aÅk ve baba oÄul iliÅkileri ve aynı zamanda hayallerini gerçekleÅtirmek istemesi ile, hem Thomas'ı hem de izleyiciyi kaotik bir yolculuÄa çıkartıyor yönetmen. Genel olarak, bir insanın gerçek kimliÄinin ve ideallerinin asla bastırılamayacaÄını anlatmıÅ, çok baÅarılı bir karakter analizi ve incelemesi yapmıÅ, gerçekçi bir hayat öyküsü The Beat That Heart Skipped.