Bugün Ne İzledim - 19Tufan03

Bugün Ne İzledim - 19Tufan03

Hayatlarındaki erkeklerden 2 günlüğüne kaçıp, özgürce ve kadın kadına hafta sonu tatilini yollarda geçirmek isteyen 2 kafadarın başına gelen talihsiz olayları anlatan, cinsiyetçiliği bir hayli sert dille eleştirmiş ve kadın dayanışmasını anlatmış, usta yönetmen Ridley Scott imzalı, hem eğlenceli hem de düşündürücü bir film Thelma and Louise. Öncelikle, Susan Sarandon'a bu dominant roller çok yakışıyor. Kendisi çok beğendiğim bir oyuncu ve bu tarz rollere en uygun isimlerden birisi gerçekten. Geena Davis'in soygun yaptığı sahnede, kendisini soyan adamın (Brad Pitt) sözlerini kullandığı sahne efsane. Amerika'nın ıssız bucaksız kasabalarında gerçek kimliklerini bulma çabasında olan 2 kadının anlatıldığı, cinsiyetçiliği bir hayli sert dille eleştiren ve biraz da feminizm kokan ve güçlü oyuncu kadrosuna sahip, farklı bir yol filmi Thelma and Louise.

İran sinemasının doğallığını eksiksiz bünyesinde barındıran, birden fazla derde ve acıya ortak eden, çözümsüz olayların birbirini izlediği ve merak güdüsünün film bitene kadar taze kaldığı, oldukça dramatik bir film No Date, No Signature. Film; kendisini sıkıştıran bir araç yüzünden, arabasıyla motor üzerinde giden 4 kişilik bir aileye çarpan, düzgün ahlaklı Kave adında bir doktorun, kazadan sonra bir şeyi yokmuş gibi görünen 8 yaşındaki çocuğun o gece öldüğünü öğrenmesiyle başlayan vicdan mahkemesini anlatıyor. Her karakter ve her olay ayrı ayrı değerlendirildiğinde, herkesin kendi penceresinden suçlu değil hatalı olduğu görülürken, hangi karakterle empati yaparsanız yapın o karakter adına üzülüyor ve asla tam anlamıyla kızamıyorsunuz. Acılarla yoğrulmuş bir coğrafya ve insan ruhunu sarmaşık gibi saran üzüntüler. İran sinemasının değerli örneklerinden olmuş, başarılı oyunculuklara sahip, güçlü bir film No Date, No Signature.

Hem eşcinsellerin sorunlarını dile getirmesi, hem de aids hastalığını taşıyanların toplumdaki yerini ve sorunlarını anlatmış, mahkeme sahnelerindeki kalitesi ve Tom Hanks'in başarılı oyuncuğulu ile ön plana çıkmış, Kuzuların Sessizliği gibi bir başyapıta imza atmış Jonathan Demme imzalı dramatik bir film Philadelphia. Film; işinde oldukça başarılı olan ve daha yeni terfi ettirilmiş avukat Andrew'un, görünürde verimsizlik yüzünden, gerçekte ise hem eşcinsel hem de aids olmasından dolayı işten çıkarılmasını anlatıyor. Andrew'un avukatlığını ise Joe Miller (Denzel Washington) yapıyor. Oldukça büyük bir şirkete karşı, çok zor ve uzun bir davanın ilk adamı da böylece atılıyor. Genel anlamda, filmin başarılı mahkeme filmlerinden biri olduğu tartışmasız. Eşcinsellerin sorunlarını anlatan ilk film olmamasına rağmen, aids hastalığına sahip insanların toplumda yerinin olmamasını ve insanların gözünden aids hastalığına bakışını anlatması ve eleştirmesiyle, bu konudaki filmler arasında öncü olmuş ve amacına hizmet etmiş filmlerden biri diyebiliriz Philadelphia için.

Farklı ve özgün bir anlatıya ve aynı zamanda da Emily Blunt'ın başarılı oyunculuğuna sahip, Tate Taylor imzalı bir gerilim drama The Girl on the Train. İlgi çekerek ve farklı olduğunu hissettirerek başlayan film, sonrasında hem klişelere başvurması hem de kendi içerisindeki mantık hatalarıyla, filmin ilk yarısında yakaladığı havayı ve kaliteyi yok ediyor.

Hafıza kaybı ve bayılmalar yüzünden parçaların yerine oturmaması çok normal. Ancak, bir başkasının yaptığı şiddet eylemlerini, nasıl kendin yaptın hatırlayabilirsin ki? Burası bana çok zorlama ve mantıksız geldi. Hele finalde kötü adamın karısı ve çocuğunun yanında şiddete başvurması, kadını öldürmeye çalışması iyice kopardı beni. Ayrıca, kendi karısının cinayete dahil olup, kocasının boğazını kesmesi iyice çileden çıkardı. Sen de önceki karısını aldattığı kadınsın sonuçta, bu yüzden kocanı öldürmek isteyemezsin. İlk kez kocanın şiddet gösterdiğine tanık olduğunda da bunun şokunu yaşamadan ve muhakeme yapmadan bebeğinin babasını öldürmeye çalışmazsın. Kurgusal olarak çok hasarlı bir film. Kurgu katiyen vasatı aşamamış.

Anlatım dilini özgün ve başarılı bulsam da, kurgusal olarak vasatın üstüne çıkmamış ve mantık hatalarıyla filmden alınacak keyfi kaçırmış bir film The Girl on the Train. Emily Blunt'ın başarılı oyunculuğunu ve anlatısı hatrına 6.

İngiliz yönetmen Ken Loach'a 2. kez altın palmiye kazandırmış I, Daniel Blake, yozlaşmış sistem, bürokrasi eleştirileri ve sıradan vatandaşların basit gibi görünen zorlu hayatlarını anlatmış dramatik bir film. Film; her şeyden önce, teknolojiden uzak ihtiyar bir adamın, bürokraside teknoloji ile yaşadığı sıkıntıları ve kolay gibi görünen bu sistemin, bazı insanların işlerini daha da zor hale getirdiğini dile getirmede oldukça başarılı. Bununla birlikte, aile sadece kan bağın oldukların değildiri anlatmış ve toplumun alt kesiminin sorunlarını dile getirmiş/getirmeye çalışmış bir film. Dramatik yönüne gelirsek, filmden çok etkilendiğimi veya filmin üzerimde büyük etkiler bıraktığını söyleyemem. Toparlamak gerekirse, bürokrasi eleştirileri ve sistemin bozukluğunu anlatmış, kadrajın toplumun alt tabakasına çevrildiği, amacına hizmet eden başarılı bir film I,Daiel Blake.

3. Dünya Savaşı sonrası, günümüz Londra'sına kurulmuş Okyanusya imparatorluğunun faşizan yönetimini anlatan, insanların yalan haberlerle uyutulduğu, hayali düşmanlara nefret aşılandığı distopik bir evrende geçen, George Orwell romanından uyarlama dramatik bir bilim kurgu filmi Nineteen Eighty-Four. Film; izleyiciyi çok sert bir distopyaya götürüyor ve bu atmosfer insanı sarmaşık gibi sarıyor. Okyanusya öyle bir yer ki, doğrular bu coğrafyada çarpıtılmıyor. Yalanlar direkt doğru olarak insanlara dikte ediliyor. "Özgürlük köleliktir." veya "2x2:5'dir." ya da "Savaş barıştır." gibi. Kitap okumanın, hatta aşık olmanın yasak olduğu bir dünya. İnsanı ürküten bir distopyaya sahip, dramatik anlatısı ile başarılı bir film Nineteen Eighty-Four.

Bilinmeyenin yarattığı gizem, kaotik olay örgüsü, varoluşsal boşluk/hiçlik ve acımasız bürokrasiyi anlatan ve bunu muazzam sinematografi ve Albinoni Adagoie müziği ile harmanlayan, Franz Kafka'nın aynı isimdeki romanından uyarlanmış, Orson Welles imzalı gerçek bir başyapıt Le proces. Film; bir sabah odasında uyandığında karşısında polisleri bulan ve kendisine dava açıldığını, ama o davanın ne için açıldığını ve kimlerin açtığını bilmeyen Josef K. isimli bir banka çalışanının yaşadıklarını anlatıyor.

Tahmin ediyorum ki, o büyük muhteşem yapılar ve dev kolonlar insanın değersizliğini, evrendeki küçüklüğünü anlatmış çok ince ve zekice detaylar. Suçu olmadığında özür dileyen veya arkadaşlarından biri bir şey yaptığında bile suçluluk hisseden bir adamın, diğer insanlar için ne kadar kolay lokma olarak görüldüğünü anlatıyor bize. +Babam gözünü dikip bana bakardı, "Söyle bakalım gene ne yaptın?" derdi. Hiçbir şey yapmadığım halde kendimi suçlu hissederdim. Öğretmen masasından bir şey eksilse sorardı, "Kim aldı?". Suçluluk duygusundan kıvranırdım. Halbuki, masasından bir şey kaybolduğundan haberim bile yoktu. Kanun kitabının kir içinde olması, gördüğüm en zekice bürokrasi ve kanun eleştirilerinden biriydi. Sadece bu sahnede bile yozlaşmış düzeni ve sistemi çok güzel anlattı film bize. Ayrıca çöp dağı gibi dosyalar, her yerde raf ve yığılmış dosyalar da çok beğendiğim ve dikkatimi çeken eleştirilerden biriydi. Filmin yarattığı atmosfer, karakterle empati kurmamızı çok kolaylaştırıyor. İzleyici de Josef gibi daralıyor, bunalıyor, herkesten ve her şeyden kaçmak istiyor adeta.

Film; her şeyden önce varoluşsal sancıları, hiçliği, insanın değersizliğini çok başarılı şekilde anlatıyor. Milyarlarca yıllık bu koca evrende bir hiçiz. Dünyada da bürokrasinin ve sistemin çarklıları arasında sıkışmış haldeyiz ve bize çizilmiş olanı yaşıyoruz. Sesimiz boş duvarlarda yankılanmaktan öteye gitmiyor. Filmin çekim tekniği ve sinematografideki başarısına gelmeden önce, mekan kullanımındaki muhteşem seçimleri de tebrik etmek istiyorum. Başarılı sinematografiyi de doğa görsellemekten ibaret sanan yönetmenler Orson Welles'i örnek almalı. Görsellik konusunda beni bu kadar etkilemeyi başarmış, bir elin parmaklarını geçmeyecek nadide kaliteli örneklerden biri film. İzleyicinin filme girmesini kolaylaştıran çekim tekniği, gölge oyunları ve muhteşem ışık kullanımı ile gerçekten kusursuz bir sinematografi izletti Orson Welles bizlere. Klasik mahkeme filmlerinden çok farklı bir tarzı ve derdi olan, muhteşem yönetmenlik başarısına ve çok kaliteli müziklere sahip, aynı zamanda da Anthony Perkins'in başarılı oyunculuğuyla taçlanmış gerçek bir başyapıt.

Orjinal ve yaratıcı bir konuya sahip, izleyiciyi germe görevini eksiksiz yerine getirmiş, Fede Alverez imzalı başarılı bir korku gerilim filmi Don't Breathe. Film; soygunculuk yapan 3 arkadaşın, trafik kazasında ölen kızı yüzünden 300 bin dolar tazminat almış, Irak'ta gözlerini kaybetmiş eski asker emeklisi ve tek başına yaşayan kör bir adamı soymaya çalışmalarını anlatıyor. Genç soyguncular içeri girdiği andan itibaren, ölümcül bir kovalamaca başlıyor. İçerisinde yer alan bazı klişeleri ve ufak tefek mantık hatalarını görmezsek, izleyiciyi germe görevini yerine getiriyor ve çok büyük mantık hataları yaratmamasıyla da filmden keyif almayı kolaylaştırıyor. Bu arada, köpeğin arabaya saldırdığı sahneler Stephen King romanından uyarlama Cujo'yu anımsattı ve selam çaktı. Orjinal bir konuya sahip, izleyici germe amacını yerine getirmiş ve ortalamanın üstünde seyir zevki vermiş başarılı bir film Don't Breathe.

İspanyol gerilimlerinin önemli yönetmenlerinden Alex de la Iglesia imzalı, trajikomik olaylar silsilesinin birbirini izlediği, aç gözlülüğü ve para hırsını sadece 1 apartman sakinleri üzerinden anlatmış, absürd karakterlere sahip eğlenceli bir kara mizah La comunidad. Emlakçılık yapan Julia'nın kiraya vermeye çalıştığı evi çok beğenmesi ve orada 1 gece geçirmek istemesi ve sonrasında ölen üst komşunun evinde 300 milyon peso bulmasıyla başlıyor film. Bazı mantık hataları ve gereksiz yere fazla zorlanmış sahneleri, filmin ivmesini düşürüyor. Her şeye rağmen, başarılı atmosferi ve kara mizah unsurları, absürd karakterleri, aç gözlülüğü ve para hırsını eleştiren, ortalamanın üstünde seyir zevki vermiş ve kara mizah ihtiyacını karşılamış, eğlenceli bir film La comunidad.

Thomas Seyr, 28 yaşında emlak mafyasının gelecek vadeden adamlarından biridir. İşi, ev sahiplerine ve kiracılara zor kullanarak patronlarının istediğini yaptırmak ve sonra da komisyon almaktır. Bu serseri yapısının ve mesleğinin altında ise, annesinin ölümüyle birlikte bıraktığı piyano çalmaya tekrar başlamak ve bu alanda kariyer yapmak vardır. Thomas bir gün arabayla giderken, annesinin aynı zamanda arkadaşı olan müzik hocasını görür. Ayak üstü konuşmalarında hoca Thomas'ın demosunu yapabileceğini söyler. Thomas ise uzun yıllardır piyanoya ara vermesi nedeniyle, Asyalı bir kızdan ders almaya başlar. Film; Thomas Seyr'in karakter evrilimini, aslında evrilimden ziyade gerçek kimliğinin ortaya çıkmasını anlatıyor. Zorlu işi, karışık aşk ve baba oğul ilişkileri ve aynı zamanda hayallerini gerçekleştirmek istemesi ile, hem Thomas'ı hem de izleyiciyi kaotik bir yolculuğa çıkartıyor yönetmen. Genel olarak, bir insanın gerçek kimliğinin ve ideallerinin asla bastırılamayacağını anlatmış, çok başarılı bir karakter analizi ve incelemesi yapmış, gerçekçi bir hayat öyküsü The Beat That Heart Skipped.

Recommended articles