Bugün Ne İzledim - Franz_K

Bugün Ne İzledim - Franz_K

Şok edici bir sahneyle açılan Styx, her ne kadar gündemde eskisi kadar yer almasa da halen büyük trajedilere konu olan kaçak göç ve mülteci sorununa karşı el birliği ile üç maymunu oynayan dünyaya sert bir tokat niteliğinde. Darwin’in cennetine gitmek için teknesiyle okyanusa yelken açan acil müdahale doktoru Rike’in okyanusta batmak üzere olan bir mülteci teknesi ile karşılaşması üzerine yaşananları konu alan film, ilk yarısında seyirciye bir tekne ile denize açılma arzusu uyandıracak kadar nefis bir görsel şölen sunarken ikinci yarıda çaresizlik hissini derinden yaşatarak insan olmanın gerekliliklerini sorgulatıyor. Mülteci sorununu sadece Batı’nın mültecilere karşı tutumu bağlamında ele alan, insanları mülteci durumuna iten siyasetlere değinmeyen film bu yönüyle eksik bulunabilir olsa da genele bakıldığında filmin böyle bir kaygı taşımadığı görülüyor. Zira film, sıradan bir bireyin çaresiz insanlara karşı ne yapacağını bilemeyen “iyi insan” tarafı üzerine odaklanıyor ve seyirciye “Ben olsaydım”ı sorgulatmayı amaçlıyor daha çok. Makul süresi ve seyirciyi sıkmayan, onu farklı sorgulamalara iten hikâyesiyle ortalamanın üzerinde bir yapım Styx.

Abre los ojos, The Others, Mar adentro, Agora gibi kalburüstü filmlere imza atmış İspanyol yönetmen Alejandro Amenábar’ın daha 24 yaşındayken çektiği ilk uzun metraj filmi Tesis. Madrid'te bir üniversitede "sinemada şiddet" konulu bir tez hazırlayan Angela’nın, tezine yardımcı olması için, korku-şiddet filmlerine ilgi duyan Chema'dan yardım istemesi üzerine gelişen gerilim dolu olayları anlatan film neredeyse en ufak bir şiddet sahnesine yer vermeden insan ruhunun karanlık köşelerindeki şiddet eğilimini çok çarpıcı şekilde aktarmayı başarıyor seyircisine. Satır aralarında medyadaki vahşet içerikli görüntüleri görmek istemediği halde görmek için engellenemez bir merak duyan insan eğilimlerinin, şiddete karşı medyanın ikiyüzlü tavrının sert eleştirisini de yapan film, gerilim ve korku ögelerini etrafa kan saçarak sağlamak yerine ustalıklı kurgusu, hiç düşmeyen temposu ve bir an bile azalmayan gerilim duygusuyla aktarıyor seyircisine. “snuff” teması üzerine çekilmiş nadir yapımlardan biri olma özelliği de taşıyan Tesis, seyircisini daha ilk dakikadan itibaren tedirgin eden, sürekli diken üstünde tutan ve yarattığı merak duygusunu son ana kadar koruyan sürükleyici bir yapım.

Öneri için teşekkürler @19Tufan03

Daha 17 yaşındayken birçok suça bulaşıp ıslahevine kapatılan Héctor’un terapi köpeğini bulmak amacıyla buradan kaçışı üzerine kurgulanmış Diecisiete, sıcak ve samimi bir yol hikayesi anlatıyor seyircisine. Yeniden aile olmak, yeniden kardeş olmak temasını naif bir kurgu ve sevimli diyaloglarla işleyen bu minimalist film, gerek özgün mizah anlayışı ile gerekse yarattığı orijinal karakterlerle seyirciye yaşama sevinci veren bir sıcaklığa sahip.

Yıllardır birbirini görmeyen; biri girişimci ruhuyla almış yürümüş, diğeri hasta annesine bakmak için babadan kalma atölyeye ve buradaki rutin hayata mahkûm olmuş iki kardeşin yıllar sonra bir araya gelişi üzerine kurgulanan film, kapalı anlatımı ve söylediklerinden çok söylemedikleri ile farklı okumalara ve psikolojik çözümlemelere açık bir yapım. İnsanın yalnızlığı, rutine kapılmış bireyin kabullenilmiş çaresizliği çok güzel aktarılmış filmde. İki kardeş arasında her açıdan göze çarpan dengesizlik ve bu dengesizliğin yarattığı gerilim de… Yaşadığı hayattan son derece memnun ama bu memnuniyetten dolayı suçluluk duyan bir kardeş ile belki fedakârlık yapmaya gönüllü olduğu veya zorunda kaldığı için belki de zamanında yeteri kadar cesur davranamadığı için yaşadığı mağduriyetten, mahkûm olduğu hayattan dolayı öfkeli diğer kardeş. Filmde iki kardeş arasındaki bu sessiz hesaplaşma sembolik ögelerle, örneğin bir çift çorapla, çok güzel aktarılmış. Mağdur kardeşin iki kızı ile mutlu bir evliliği olan diğerinden kendi yalnızlığını gizlemek için çalışanını karısı gibi göstermesiyle ikiliye katılan kadın karakterse filmdeki psikolojik derinliğe başka bir boyut katmış. Basit bir senaryoya ve çok da çetrefilli olmayan bir kurguya sahip olsa da Whisky, verdiği siyasi ve sosyal alt mesajlar, özgün sinema dili ve karakterler arasında yarattığı çatışmayı aktarmadaki başarısıyla dikkate değer bir yapım.

Daha sonra The Others, Mar Adentro ve Agora gibi başarılı filmlere imza atacak olan Alejandro Amenábar’ın daha 25 yaşındayken yönetmenlik koltuğuna oturduğu ve Tom Cruise’un izledikten sonra hem filme hem Penélope Cruz’a hayran kalarak haklarını satın alıp Vanilla Sky adıyla tekrardan çektiği; filmde oynattığı Penélope Cruz uğruna da eşi Nicole Kidman’dan ayrıldığı gerilim ve gizem dolu bir film Abre los Ojos. Gerçek ile hayalin, doğru ile yanlışın sürekli yer değiştirdiği film, katmanlı ve gizemini son ana kadar koruyan yapısı ile seyircisinin ilgisini sürekli üstünde tutan bir yapım. Bir trafik kazasında yüzünü kaybeden genç ve zengin Cesar karakterinin yaşadığı geçeklikle hayal dünyası arasında gidip gelen olaylar zinciri geri dönüşlerle ve neredeyse kusursuz bir kurgu ile aktarılıyor filmde. Seyircinin de Cesar ile beraber diken üstünde oturduğu, gerçek ile hayal dünyası arasında oradan oraya savrulduğu film; bilim kurgu ögeler içeren final bölümüyle de seyirciyi ters köşeye yatırıyor.

Künyesinde yer alan Brad Pitt ismi ve bilim kurgu türünün yarattığı heyecanla başladığım ve derin bir hayal kırıklığı ile başından kalktığım bir film oldu Ad Astra. Evet, Interstaller tadında ya da bol aksiyonlu, dünya dışı yaratıkların ortalıkta cirit attığı bir film beklemiyordum ama hikâyesi ve kurgusuyla bu kadar aksayan, zor ilerleyen, bir yere varmayan, dişe dokunur bir şey anlatmayan, mantık hatalarıyla seyircinin aklı ile bu kadar açıktan dalga geçen bir yapım olacağını da ummuyordum. En azından Brad Pitt öyle yabana atılacak bir filmde rol almaz diye düşünüyordum. Yanılmışım. Ad Astra, dramatik bir altyapı üzerine kurgulanmış, alışıldık bilim kurgu filmlerinden farklı olarak karakterlerin psikolojik dünyasına odaklanmış ve geleceğin dünyasına ait gerçekçi bazı ipuçları veren bir film. Amacı seyircisine bildik bilim kurgu filmlerindeki aksiyonu, heyecanı tattırmaktan ziyade geleceğin dünyasında yaşanması olası dramatik ve duygusal derinliğe sahip bir hikâye aktarmak. Ancak film, oldukça zayıf hikâyesi ve çok aksayan kurgusuyla kesinlikle sınıfta kalıyor. Hani bilim kurgu filmidir, çok da mantık aramamak gerek belki de ama gelecekteki olası dünya için dahi fizik kurallarına aykırı bu kadar seyirci aklıyla dalga geçen hatalar yapılmaz ki… Beğenmediğim filmleri çok nadiren paylaşırım ama bu filmi özellikle yorumlamak ve izleme potansiyeli olanları uyarmak istedim. Brad Pitt hatırına, görsel zenginliğine ve öngördüğü geleceğin dünyası betimlemesine istinaden yine de puanımı görece yüksek tutuyorum.

Uzay mekiğinden kopardığın bir kaporta parçasını kendine siper ederek uzay kıyafetindeki yetersiz bir itici güç ile dış uzayda gök taşlarının arasından süzülerek kilometrelerce ötedeki mekiğine gitmek nedir Allah aşkına? Ya da roketleri ateşlenmiş bir uzay mekiğine tırmanarak son anda dolmuşa atlar gibi içeri girmek?

Vozvrashchenie, Elena ve Leviathan ile bende çok özel bir yere sahip Andrey Zvyagintsev’in izlemeye kıyamayıp hep ertelediğim ve özel zamanlara bıraktığım son filmi Nelyubov, çizgisinden hiç sapmayan yönetmenin özgün sinema diline dair güzel bir örnek. Her ne kadar bu son filminde Zvyagintsev için kendi sinematografisinin üzerine yeni şeyler koyarak önceki filmlerinden daha iyi bir yapıma imza atmış demek çok mümkün olmasa da her yönüyle ismi ile müsemma başarılı bir “sevgisizlik” filmi yaratmış Rus yönetmen. Rusya bağlamından ele alınsa da tüm dünyanın milenyumla beraber insan ilişkilerinde yabanıllaşma, kendi kabuğuna çekilme, sosyalliği elektronik ortamlarda arama tavrına dair sert bir eleştiri var filmde. Bu noktada teknoloji bağımlılığına ve modern (!) dünyanın bireyleri ben merkezli ve haz odaklı kılan kapitalist tavrına, sevgisizliğin yarattığı dramatik sonuçlara da sarsıcı vurgular yapılmış. Zvyagintsev filmografisi için zayıf değilse de çarpıcı bulmadığım bir yapım olmasına ve görece düşük temposuna rağmen başarılı bir film kesinlikle Nelyubov. Afişe konu olan sahne ise “Sevdiklerinizi hala yaşıyorken kıymetini bilin.” mesajını çok ince bir tavırla aktarıyor.

The Squid and the Whale, Frances Ha ve Mistress America’dan tanıdığımız Noah Baumbach’tan ustalıkla kurgulanmış dokunaklı bir ayrılık hikayesi Marriage Story. Her şeyden önce Scarlett Johansson ve Adam Driver’ın harika oyunculukları ile göz dolduran film, “Severek ayrılalım” diye başlayan bir ayrılığın özellikle dava avukatların eline düştüğünde ne kadar çirkinleşebileceğini, öte yandan birbirlerine kızgın da olsalar giderek agresifleşen bir boşanma sürecinde bile birbirlerine hala saygı duyan iki insanın tüm çirkin hukuki detaylara rağmen ne kadar insancıl davranabileceklerini naif ayrıntılarla ve ajitasyona kaçmadan etkileyici bir dille anlatıyor. Gerçekçi ve yalın anlatım dili ile her iki tarafa da empati kurdurtmayı, insan ilişkilerine dair pek çok kavramı sorgulatmayı başaran film, karakterlerinin iç dünyasını ve yaşadığı çelişkileri başarıyla aktarıyor seyircisine. Marriage Story, güçlü oyunculukları, başarılı kurgusu ve etkileyici dramatik alt yapısı ile yılın en iyileri arasına girmeye şimdiden aday.

Danimarka’nın en önemli iki oyuncusu Kim Bodina ve Nikolaj Lie Kaas’ın varlıkları ile şenlenen deli dolu, uçuk kaçık, absürt bir komedi/suç filmi Gamle Mænd i Nye Biler. Karaciğer hastası manevi babasına karaciğer nakli yaptırmak ve bir suç çetesine olan borcunu ödemek için türlü yollarla para bulmaya çalışan Harald ve ekibinin temposu bir an bile düşmeyen maceralarının anlatıldığı film, aksiyon sahneleri ve sıra dışı mizah anlayışı ile seyircisine eğlenceli vakit geçirtmeyi garanti ediyor. 1999 yapımı bir önceki filmi I Kina spiser de Hunde’de yakaladığı çizgiyi bozmadan devam eden Lasse Spang Olsen, Gamle Mænd i Nye Biler’de de absürt mizahın zirvelerinde dolaşarak seyircisine bol kahkahalı dakikalar vaat ediyor.

Usta yönetmen Martin Scorsese’in eski toprak üç efsanevi oyuncu başta olmak üzere geniş bir oyuncu kadrosuyla çektiği Amerikan suç dünyasına dair biyografik filmi The Irishman, 3,5 saatlik süresine rağmen iyi kurgulanmış hikâyesi ve akışkan sinema dili ile kendini sıkmadan izleten ilgi çekici bir yapım. Film, kamyonculuk yaparak geçimini sağlarken suç dünyasının önemli bir figürü haline gelen Frank karakterinin gözünden suç dünyasına, bu dünyadaki kirli ilişkilere ve iç hesaplaşmalara, hükumet mafya bağlantılarına dramatik bir altyapı üzerinden bakıyor. Filmin 1950’li yıllardan başlayıp 90’lara kadar uzanan hikâyesinin ilk yarısında Frank’ın suç dünyasında kendine yer bulma süreci ve bu süreçte tanık olduğu mafya içi hesaplaşmalar anlatılırken ikinci yarısında ülke siyasetine yön verecek kadar güçlü kamyoncular sendikası başkanı Jimmy Hoffa’nın kaybettiği iktidarını tekrar kazanmak için suç dünyasının en tepesindeki söz sahiplerine karşı verdiği mücadele ele alınıyor. Kenedy suikastından Domuzlar Körfezi Çıkarması’na kadar dönemin önemli siyasi olaylarına da değinen film bu yönüyle Amerika’nın siyaset ve suç dünyası tarihine dair tarihsel bir altyapıya da sahip. Öte yandan film, dönem havasını ne kadar iyi yansıtsa da 80’ine merdiven dayamış üç dev oyuncuyu farklı yaş gruplarında gösterme konusunda yeterli başarıyı gösteremiyor ve gereksiz yere uzatılmış finaliyle de genelde yakaladığı akıcılığını kaybediyor. Her şeye rağmen The Irishman, üç güçlü oyuncuyu bir araya getirmesi, son yıllarda örneğine pek rastlamadığımız hikâyesi ve elbette ki Martin Scorsese’in yönetmenlikteki başarısı ile izlemeye değer bir yapım.

Recommended articles